‘Nedir bu Akdeniz? Bin bir şeyin hepsi birden. Bir manzara değil, sayısız manzaralar. Bir deniz değil, birbirini izleyen birçok deniz. Bir uygarlık değil, birbiri üzerine yığılmış birçok uygarlık’ *
Elaiussa, Yunanca ‘elaion’ yani zeytin kelimesinden geliyor; ‘zeytinlik, zeytinlikler ülkesi’ anlamında. Kent, MÖ. 2. Yüzyılda kuruluyor ve bulunan en eski sikkelerde ‘bağımsız ve kutsal’ bir kent vurgusu karşımıza çıkıyor. Strabon Geographiası’nda Augustus’un bu kentin yönetimini Kapadokya kralı Arkhelaos’a verdiğinden bahseder. ‘Saygıdeğer, yüce, onurlu’ anlamındaki Sebaste ismi Roma İmparatoru Augustus’a ithafen MÖ. 25’de verilmiş. Arkhelaos burada kendine görkemli bir saray yaptırmış, tiyatro, hamam, yeni liman düzenlemeleri gibi kente anıtsal yapılar kazandırmış.
Kent, Dağlık Kilikya’nın batı ucunda, bugünkü Ayaş mahallesi sınırları içinde, bir kıstak üzerinde kuruluyor. Coğrafi konumu, topografyanın nimeti olan iki korunaklı doğal koya sahip olması ve adeta günümüz endüstri kentlerine antik bir referans oluşturan üretim yapısıyla Akdeniz’in önemli liman kentleri arasında yer alıyor. Kent ekonomisi özellikle zeytinyağı ve şarap üretimi üzerine kurgulanmış. Ayrıca bu ürünlerin uzak pazarlara taşınması için üretilen dayanıklı amforalar zamanla Elauissa Sebaste’nin bir seramik üretim merkezi haline gelmesine de neden olmuş.
Bu sene Elauissa Sebaste kazılarının 30. yılı şerefine düzenlenen programda yoğun temizlik çalışmaları ile açığa çıkarılan nekropol alanını kazı başkanı Prof. Dr. Asena Kızılarslan ile gezme şansı yakaladım. Kent surlarının dışında, yerleşim alanının kuzeydoğusundan başlayan nekropol, topografya ile uyum içinde batıya doğru devam ederek Korykos nekropolü ile birleşiyor. Nekropole ulaşan ve nekropol içinde devam eden aksın topografya ile uyumu; anıt mezarlar, mezar odaları, lahit mezarlar ve direkt ana kayanın oyulması ile oluşturulan mezarlarla ilişkisi yolun antik dönemden beri kullanılan ulaşım aksı olduğu fikrini pekiştiriyor. Mezar tipolojilerindeki farklar kentin sosyo-ekonomik tabakalaşmasının yansıması olarak önümüze çıkıyor.
İster tekil ister birden fazla birimin birleşmesiyle oluşmuş daha büyük kütleler halinde olsun mezar odaları önlerindeki yarı açık sunak alanları, manzaraya yönelimleri ile Akdeniz mimarisinin mekân kurgusu ve manzara ilişkisini yansıtıyor. Nekropol, dışarıdan malzeme getirilmeden, üzerinde bulunduğu ana kayanın bir taş ocağı gibi kullanılmasıyla şekillendirilmiş; ham malzeme emekle işlenerek duvar örgüsü için taş bloklara, süslemeli lahitlere veya sadece oyularak alt tabakadakiler için gömü alanlarına dönüştürülmüş.
Anıt mezar odalarının çatılarında ve moloz taş kullanılarak inşa edilen mezar odalarının duvarlarında sapasağlam duran, tuğla kırıkları ve kireç harcının karıştırılması ile elde edilen sıva tabakaları (opus signinum) günümüz yapılarında kullandığımız malzemeleri ve teknikleri sorgulatır nitelikte. Binlerce yıl önce çatı kaplaması olarak uygulanmış bu tabakalar yapıyı hala suyun yıpratıcı etkilerinden koruyor. Bunun yanında yüzeyde oluşturduğu dokunun dramatik estetiği de cabası!
Mezarlarla hemhal olmuş zeytin ağaçları, bölgeye özgü endemik bitki örtüsü ve Akdeniz’in mavi suları bir araya gelerek, antik çağın mekân kurmadaki başarısını ve insanın bu özgün ortamı deneyimleyişini daha da etkileyici hale getiriyor. Her şey o kadar yerine özgü ve oralı ki insanın gözünü tırmalayan, keşke burada şunu yapmasalardı dedirten tek bir nokta bile bulmak oldukça zor.
Nekropol gezisinden kafamda türlü sorularla dönüyorum: Mezar alanlarında bile bu denli nitelikli mekân kurgularının, malzeme kullanımlarının olduğu bu nadide coğrafyada biz nerede hata yaptık da bu güzelim kenti iklimi, topografyayı, binlerce yıldır birikmiş yapı yapma kültürünü hiçe sayan beton bloklara heba ettik?
18 Ekim 2025, Ankara
* Fernand Brudel, Akdeniz:Tarih, Mekan,İnsanlar ve Miras (İstanbul: Metis Yayınları)


YOUR COMMENT